Mesleğin 3. Kuşak temsilcisi sizsiniz. Sizden sonra bu mesleği kim devam ettirecek?
Ailenizden biri mi?

5 kedi var, onların fotoğrafçılık bir alakaları yok, mamalarını yiyip büyüyorlar. Şaka bir yana tabiki
illaki olacaktır. Günün sonuna baktığım zaman birçok asistan yetiştirdim bugüne kadar. Burası bir
fabrika gibi işliyor o anlamda. Asistanlar işe giriyorlar, işleri öğreniyorlar, dışarıda farklı farklı işler
yapmaya başlıyorlar. Hatta dergi çıkartan asistanlarım bile var. Onun dışında da Bilgi Üniversitesi’nde
de bir atölye açıyorum. Orada 15 kişiye fotoğrafçılık öğreteceğim. Ders verdiğim birçok kişiye
bildiklerimi aktaracağım ama kendi soyumdan birisi bu geleneği sürdürürse ne âlâ.

Analog ve dijital dönemleri yaşadınız? İki dönemin size katkıları neler oldu? Hangi dönem
sizce?

Fotoğraf dediğimiz şey aslında günün sonunda baktığımızda dünyanın en mekanik işlerinden bir
tanidir. Elinizde sonuçta bir makine var ondan sonra onun önünde bir lens var. İçine zamanında film
takıyorduk, şimdi kartlar takıyoruz; kompakt, flash kartlar, sd kartlar. Yani günün sonuna baktığımızda
ışıklar, ölçümler, fizik de var işin içinde matematik de var, çok mekanik bir iş. Fotoğrafta önemli olan
sonuca gitmek. Sonuca gitmenin yolu şu anda daha kolay dijital dünyada olduğumuz için.

Analogun şöyle bir farkı var mesela şöyle düşün: Garajında iki tane araban var. Bir tanesi çok eski
model Amerikan, üstü açık vintage bir araba. Bir tanesi de daha az yakan; diesel, son model işini
görebileceğin, kolay park edebileceğin bir araba. Normalde gönül ister ki her zaman o üstü açık
vintage Amerikan arabaya binmeye ama onun benzini çok yakacağı için ve onu mesela bir yere
gittiğinde park etmek için veya yedek parçasını kaza yaptığında bulamayacağın için her zaman için
öbür arabayı tercih edersin, spor ve günümüzün teknolojisiyle donatılmış arabayı tercih edersin. Bu,
bir yol. Sonuçta biz bu mesleği icra ettiğimiz için ve çağımızda bu iş çok ilerlediği için; mesela fotoğraf
çekiyoruz ertesi gün teslim ediyoruz. Ama analog da böyle bir şansın yoktu. Bu çağ böyle olduğu için
bu yolu seçmek zorundayız. Dediğim gibi diğerinin tadı başka. Ara ara ben de Amerikan arabaya
biniyorum ama artık genelde dijital dünyada olduğumuz için daha kolay park edebileceğim, az yakan
arabaları tercih ediyorum.

Herkesin hayatında ilham aldığı bir şey vardır.  Siz neyden ilham alarak fotoğraf çekerseniz?
Geçenlerde yine bir tane röportaj oldu. Gazeteci arkadaş aradı. İham mesele hakkında ne
düşünüyorsunuz diye sordu. Ben de ilham diye bir şey yoktur. O elististlerin çıkarttığı bir safsatadır.
Neden safsatadır diyeceğim: Çünkü üstat dün bir opera eseri izledim, bale eseri izledim, ondan bir
ilham aldım, aldım elime fırçayı vurdum tuvale derler ya mesela böyle söylemler vardır insanlar
içerisinde. Veya işte gittim iki tane Avrupa ülkesi gezdim; Floransa’yı gezdim, Prag’ı gezdim acayip
dolu döndüm, acayip fotoğraf üreteceğim gibi şehir efsaneleri vardır. Bunlar büyük yalandır.

Ara Güler, yaratıcı değil mi? Bence çok yaratıcı bir fotoğrafçı, bence çok iyi bir gözü var. Ara
Güler’e sormuşlar: “Fotojenik diye bir şey var mı?” Ara Güler de : “Fotojenik diye bir şey yok tabi. İyi
fotoğrafçı, kötü fotoğrafçı diye bir şey vardır” demiş. Ara Güler’in ağzından böyle bir şey duyamazsın.
Sanatçı diye tabir edebileceğimiz birçok kişinin bu tarz tonlamaları, bu tarz lafları, bu tarz söylemleri
yoktur. Derler ki; yaratıcılığı arttıran maddeler nelerdir? Hiçbir madde insanın yaratıcılığı arttıramaz.
Yani siz içinde üretme hissi olmayan, sanat eseri üretme kaygısı olmayan birisine, istediğiniz kadar
yaratıcılığı arttıcı madde, uyuşturucu madde, keyif verici madde içirin ona iyi bir resim yaptırmak, iyi
bir yazı yazdırmak veya iyi bir fotoğraf çektirmek mümkün değil. Bu da büyük bir safsatadır. Dünyada
o zaman bütün müptezellerin hepsinin çok iyi birer sanatçı olması gerekirdi. Bu tezi de böylece
çürütmüş oluyoruz. Dediğim gibi yaratıcılık; Tanrı’nın bazı insanlara verdiği bir hediyedir. Bu insanlar
bu hissin nerden geldiğini asla bilmezler aslında ve bilemeyecekler. Ben de bilemeyeceğim.

Dijital Fotoğrafçılıkta Türkiye bugün Avrupa’ya göre nerede?
Dijital fotoğrafçılık dediğimiz şey zaten çok yakın bir tarih. Taş çatlasın 10 ya da 15 senesi var.
Analogdan dijitale geçildiği dönemde, şöyle düşünün; Bir 500 metre koşu yarışıydı bu. Bütün
fotoğrafçılar bir çizgiye dizildi. Herkesin eline dijital fotoğraf makinası verildi dünyanın her yerinde ve
tabancı ateşlendi; herkes koşmaya başladı. O yüzden de şartlar bu kadar eşit olduğu için herkesin
yapabilme, üretilme kapasitesine göre bazıları iyi oldu, bazılar kötü oldu. O yüzden de bunu Türkiye,
Avrupa ya da Amerika olarak bakmamak lazım. Ben yurt dışında birçok ödül aldım. Birçok yarışmanın
da Oscar Ödül Töreni gibi törenleri olur. Bir ödül törenine gittiğimde, aynı masada bir Çinli, Vietnamlı,
Amerikalı, İngiliz ve ben vardım. Sonuçta hepimiz dijital fotoğraf üretiyorduk ve herkes de aynı
şartlarda fotoğraflarını üretiyordu. Birbirimize sorduğumuz zaman benzer makinalar, belki aynı
fotoğraf makinaları, benzer lensler, benzer teknolojiler, benzer fotoğraf edit programları
kullandığımızı gördük.
O yüzden dediğim gibi, dijital olduğu için, internet çağında olduğumuz için her şeye ulaşım çok
rahat ve dünyanın her yerinde şartlar çok eşit.

Fotoğrafın önem kazanması için yarışmalar düzenleniyor ama fotoğraf bilincinin oluşması
için yeterli mi?

Fotoğraf yarışmalarının bir özelliği vardır: Fotoğraf yarışmaları fotoğrafçıları şevklendirir. Ben kendi
adıma söyleyeyim. Ben Türkiye’deki fotoğraf yarışmalarına inanmıyorum bu arada. Türkiye’deki
fotoğraf yarışmalarına hatta bir dönem tepki göstermek için 1 yıl boyunca bütün fotoğraf
yarışmalarına katıldım Türkiye’deki. Belediyelerin yarışmaları da dâhil olmak üzere. Nerdeyse
hepsinde birincilik ve ikincilik aldım. Türkiye’deki hiçbir fotoğrafçılık yarışmasına katılmıyorum. Çünkü
Türkiye’de araba ya da kamyon lastiği ile bir yarışma yapılıyor. Bütün fotoğrafçılar elinde makina
lastik kovalıyor. At diyorsun mesela herkes at ahırlarında at çekiyor. Ben buna çok karşıyım. Bir
fotoğraf yarışmasına katılacaksam ve atlara ilgim varsa, at fotoğrafları çekiyorsam o at fotoğrafını
gönderirsin. At fotoğrafı için atın peşinde koşmazsın. Sürekli hayatında at fotoğrafı çekmek için
adamış birisine bence büyük bir saygısızlık bu. Veya portre çekmiyordur, portreyle ilgili yarışmaya
hemen birini bulup portre çekmeye kalkarlar. Dünyada bu yapılmıyor. Dünyada yarışma konusu için
fotoğraf çekmek diye eylem yok. Herkesin bir tarzı var herkes kendi tarzındaki yarışmalara katılıyor.
Ben gidip style life ya da doğal hayat fotoğrafları çekip bunları yarışmalara göndermiyorum. Benim
olayım o değil, beni olayım insan çekmek, portre çekmek. Porte konulu yarışmalara veya emotion
dediğimiz ifade konulu yarışmalara, kurgu fotoğrafları dediğimiz yarışmalara gönderiyorum.

Haberde fotoğrafın önemi nedir?
Haberde fotoğrafın önemi bence haberin içeriği aynı eşdeğerdedir. Çünkü fotoğraf bir şeyi yazılı
olarak sunduğumuz bir tezi doğrulayan bir belgedir. Fotoğraf bir gazetecinin Garanti belgesidir. Sen
benimle röportaj yapıyorsunuz. Bu röportajı yazılı olarak yapsaydın benimle beraber fotoğraf
çektirmen ihtiyacın vardı bunu belgelemen için. Ayşe Arman’ın, Hakan Genç gibi birçok gazetecinin
yaptığı olay varya röportaj yaptığı kişiyle fotoğraf çektiriyor. Yani ben oradaydım ve bunu gerçekten
ben yaptım anlamına geliyor. Dışarıda mesela uçak düşüyor, tren kazası oluyor, bir savaş çıkıyor, bir
çatışma oluyor veya Gezi Parkı olayları var mesela. Burada üzerinde konuşulan şeylerin ve tezlerin
birçoğu fotoğraflar, görüntüler sayesinde çürütüldü. Çünkü bir insan bir şeyi söylediğinde ona inanma
kapasiteniz %90’dır ama fotoğrafı da yanına koyduğunuzda onu %100 yaparsınız.